Tür: Fotoğraf

Gece Gibi

Yirmi küsür gün olmuş buraya gelmeyeli. Babamla karşılıklı oturup muhabbet etmeyi çok isterdim, başım sıkıştığında arayıp fikrini sormayı da. Siyah beyaz fotoğraflardan seçemediğim o yeşil gözlerine bakmak isterdim.  Olmadı. Kendi gözlerimde babamı arıyorum şimdi. Hiç görmediği birini özler mi insan? Çok özledim. Bugün bu cümleyi ikinci defa kuruyorum. Önemli bir karar aşamasındayım. Kime danışmaya karar versem geri çekiliyorum. Hiçbir şey hislerime tesir etmiyor. Tam bu aşamada babama danışmak isterdim. Böyle zamanlarda içimden hep hayırlısı diyorum. Allah senin için böylesini hayırlı görmüş. Bu yazılmış senin için. Takdiri derk eylemeye çalışıyorum böyle düşününce. Çok unutkanım. Kafam hep başka yerlerde. Fiziki olarak bulunduğum yerin hakkını veriyor muyum bilmiyorum. Çok hata yapıyorum. Sormamam gereken sorular soruyorum. Bazen çok sinirleniyorum. Çok kızıyorum kendime sonra. Savaşlarım hep kendi içimle. Nereye kadar böyle devam edecek? Zaman daralıyor. Zaman sadece modern fizik derslerinde genişliyor. Yıpranıyorum öğrendiklerimden. Kaybediyorum. Zaten hiç kazanmamışım ki. Öyle zannetmişim sadece. O akşam öyle sorunca anladım. Gece uzuyor. Arkada hep aynı müzik. İnsan gece gibi olacak. Ümitsizliğe yer yok. Sorular kafamın içinde dönüp duruyor. Sorular ve cevaplar. Beyaz ne çok yakışıyor insana, en çok da sana. Olmadı. O derin uçurumdan düşüyorum şimdi. Bazen düşmek iyidir. Bazen düşmek acıtır. Bu sefer acıtıyor. Öyle olmasaydı daha iyi olurdu diyesim geliyor ama demeyeceğim. Bu tünel karanlık, içine girmeyince de görülmüyor. Görmüyorsun. Belki de hiç görmeyeceksin. Caddeler boş artık. Adım sesleri duyulmuyor. Sen böylesi daha güvenli diye düşünüyorsun, uzaklaşıyorsun. Sen uzaklaştıkça çarklar dönmeyi bırakıyor. Günler günlerin ardına bağlanıyor. İnsan aynalardan kaçıyor. Hayat bazı insanlara kendi ayakları üstünde durmayı erken öğretiyor. Işığa çok bakınca göremez oluyorsun, böyle zamanlarda biraz karanlık iyi geliyor insana. Ben galiba senin olduğun tarafa doğru çok baktım. Biraz karanlık, biraz gece iyi gelecek. Hoşça kal.

Bahardan / ODTÜ

Arafta

Kendimi iyi hissetmiyorum. Kendimi çok kötü hissediyorum. Bir insanın saf ve temiz duygularıyla oynanmasına içim el vermiyor. Dayanamıyorum, sessiz kalamıyorum. Söz ver, öğrendikten sonra söyleyeceksin diyor. Öğreniyorum. Söylememiyorum. Gözlerinin içine bakıyorum ama dilim varmıyor. Sebep olmak istemiyorum. Vicdanım hiç rahat değil. Söylesem de içim rahat etmeyecek biliyorum. İçim sıkılıyor. Nasıl atlatacağımı bilmiyorum. Galiba en iyisi susmak. Vicdanıma söz geçiremiyorum. Kadir diyorum, kendini onun yerine koy. Olmuyor. Başım sıkışıyor, düşüncelerim sıkışıyor. İki insanın arasında kalıyorum. Tam ortada, arafta. İnsanlara karşı güvenim kalmadı. 2 gündür yaşadıklarım ve öğrendiklerim beni çok yıprattı. Sustum. Gülmeyi unuttum. Kendimi unuttum. Verdiğim sözü unuttum. O sözü sen de vermiştin. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyorum. Kır beni diyor, kır ki iyileşeyim. Kır ki kendime geleyim. Kır ki unutayım seni. Nefsinle bakma. Nefsinle hareket etme. İnsanlara kötü konuşma. Kırılma. Kusur görme. Gece gibi ol. Gündüz gibi ol. İnsanlara nefes ol, ferah ol. Her şey olacağına varır. Eyvallah. İstediğimiz her şey olmuyor. Olmayınca da üzülüyoruz. Bazen olandan çok farklı düşünüyorum. Öyle olsun istiyorum ama gerçek çok farklı. Baktığım yön aslında boşluktan başka bir şeyi göstermiyormuş, o gün bittiğinde anladım. O zaman yüzleştim kendimle. O zaman anladım o uçurumun ne kadar derin olduğunu. Güzel düşünmek istiyorum, güzel bakmak istiyorum, güzel görmek istiyorum. Bazen olmuyor. Bazen ne kadar istesem de sonuç alamıyorum. Elimde kalan hayal kırıklığından başka bir şey olmuyor. Kendimi kimseye yük etmek istemiyorum. Buna hakkım yok biliyorum. Dibine kadar yaşıyorum o hayal kırıklığını. Zaman geçiyor. Bir gün daha bitiyor. Bir gün daha doğuyor. Biraz daha yaklaşıyoruz. Biraz daha uzaklaşıyoruz.

ODTÜ

Gece ve Sabah

Herkes uyudu. Kendimi zorluyorum. Kafamda sürekli aynı ses. Tak, tak, tak, tak. Bir gece ne kadar uzun sürebilir? Bir insan ne kadar yorulabilir?

5 dakika kadar uyumuşum. Sonra uyandım. Farkında değildim rüya görüyormuşum. Oturdum karanlığı seyrettim. Gözlerim kızardı. Gözlerim o kadar çok kızardı ki kendimi göremez oldum. Sesimi duyamadım. Yerimden kalktım, biraz yürüdüm. Dışarı çıktım, temiz hava beni kendime getirir dedim. Getirmedi. Geri geldim, bilgisayarın başına oturdum. Bir ses aradım. Aradığım sesi o kadar iyi biliyordum ki açmaya elim gitmedi. Aradım. Okumaya başladım. Okudukça kendime geldim. Okudukça olanları hak ettiğimi anladım, ne kadar aciz olduğumun farkına vardım. Oda çok karanlıktı. Mesaj önümde duruyordu. Tekrar okudum.

“(Ey Rabbimiz!) Yalnız sana (ibadet ve itaatle) kulluk eder ve (her hal ve ihtiyacımızda) ancak senden medet umar/yardım dileriz. Fâtiha 5”

Daha fazlasına elim gitmiyor.

Kayseri'de bir kütüphane

Bilinçle ve İnatla

Akşama kadar evden çıkmadım. Okudum. Düşündüm. Kapitalizm benim gibi evde oturan adamı naapsın? Hiç hazzetmez. Evde oturan adama bir şey satamaz çünkü. Bu yüzden de, insanın evde sıkılacağına dair yalanlar üretmiştir: mutluluğu, neşeyi, eğlenceyi ‘evin dışında’ konumlamıştır. Zavallı insan kardeşlerim de bu oyuna gelir, evde canının sıkıldığı yalanına inanır, dışarı çıkar ve kaçınılmaz bir şekilde para harcar. ‘Yemeğe çıkmak, sinemaya gitmek, alışveriş yapmak’ bir mutluluk biçimi olarak sunulur. ‘Evde pineklemek, uyuz uyuz oturmak’ gibi tabirlerle de evcimen hayat küçümsenir. Oysa kapitalizmin bu tezgâhına karşı, müslüman, evinde mutlu olan adamdır. Bu sebeple bayım, biz evimizi bilinçle ve inatla sevmeye devam edeceğiz. Gerçi kapitalizm, televizyon ve internet aracılığıyla, evdeki adamın da cebindeki paraya gözünü dikmiş durumda. Evine kapanan adamı bile rahat bırakmıyorlar. Şeytan dünyayı bu yüzyılda süslediği kadar hiç süsleyememişti. Kitaptan uzak duran, dünyanın süslerine aldanacaktır vesselam.

Bir Yobazın Günlüğü, Ömer Faruk Dönmez

Hollandalı bir asker / Tarık Samarah

United Nothing

Oğlu, torunu, yeğeni, kardeşi, kocası… Ailesinden geriye tek bir erkek kalmamış. Sırplar, Temmuz 95’te yaptıkları o kahrolası soykırımda tamamını şehit etmişler. Hatice Anne yayında, ayağında plastik terlikleri, başında beyaz başörtüsü ve gözünde yaşlarla bize ‘Dünya erkeklerimiz öldürülürken, çocuklarımız katledilirken sessiz kaldı. Çünkü biz Müslümandık. Bizim yokluğumuz onlar için hiç de dert değildi’ dedi.

Bu cümleler üzerine yayını birlikte yaptığımız sevgili Ümit Sönmez ağabey ile sadece sustuğumuzu ve gözyaşlarımızı bastırmak için insanüstü bir gayret sarf ettiğimizi dün gibi hatırlıyorum.

Dün, bu kahrolası soykırımın 19. yıldönümü idi. Boşnaklar ‘son veda’ adını verdikleri törenleriyle 175 evlatlarını daha koydular mezara. Kuştan hafif tabutlarda, insanlarından geriye kalan kemikleri toprağa verdiler.

Birlikte hatırlayalım. Birleşmiş Milletler tarafından ‘güvenli bölge’ ilan edilmişti Srebrenitsa. Şehrin güvenliğini Hollandalı bir askeri birlik sağlıyordu. Sırp kasabı Ratko Mladiç şehri sıkıştırmaya başladığında Boşnaklar ‘bizden topladığınız silahları geri verin’ dedilerse de Hollandalı aşağılık komutan Karremans bu isteği reddetti. Sonra, bu 400 Hollandalı aşağılık asker, şehirdeki 25 bin insanı silahsız şekilde Sırplara teslim ederek şehri terk etti. Ardından da Sırplar, 5 gün içerisinde 8.500’e yakın insanı katletti.

Merak etmeyin. Olaydan hemen sonra Lahey Adalet Divanı denilen haysiyetsizlik oluşumu toplanıp Srebrenitsa’da yaşananın bir soykırım olduğuna karar verdi. Kararda ‘bu her ne kadar soykırımsa da Sırbistan bu soykırımdan sorumlu tutulamaz’ maddesi de vardı lakin. Yani soykırım vardı, tamam. Fakat bunu Sırplar yapmamıştı. Bu durumda bu kurban olduğumun Boşnakları kendi kendilerinin soyunu kırmışlardı. Tabii bir de Hollanda hükümetinin daha sonra Srebrenitsa’yı Sırplara veren aşağılık askerlerine ‘şeref madalyası’ vermesi meselesi var. Biz gene de edebimizi koruyalım ve ‘bunların şerefleri buysa şerefsizlikleri nedir acaba’ diye sormayalım.

Boşnakların meşhur fotoğrafçısı Tarık Samarah’ın fotoğrafladığı meşhur bir grafiti vardır. Hollandalı askerlerin kaldığı eski akü fabrikasının duvarına, Hollandalı bir asker şöyle yazmıştır: ‘UN: United Nothing’

Okumaya devam et…